Hırvatistan

Sırbistan sınırından çıkıp Hırvatistan’a girince hayretler içerisinde kaldım.
Birbirine bitişik iki ülkenin yolları, yeşilliğinin azlığı veya çokluğu, ağaçlarının sıklığı veya tarım arazilerinin bolluğu ve hatta havanın dâhi değişik olduğuna bu sınırdan sonra şahit oldum.
Bakımsız ve düzensiz Sırbistan yolundan sonra, Hırvatistan’ın düzenli yolları başlıyordu.
Yer ve gök yemyeşildi ve gümbür gümbür ağaçlar gökyüzüne uzanıyordu.
Köylerinin ve evlerinin, diğer Balkan ülkelerinin tam tersine, daha modern ve bakımlı olduğu gözden kaçmıyordu.
Belgrat’a gittim. Geceyi otelde geçirdikten sonra başkenti gezmeye başladım.
Şehir olduğu gibi tarihi yapılardan ibaretti.
Yer yer yeni mimari stillerde yapılar yükselse de, eski mimari hep bir adım önde görünüyor.
Caddeleri alabildiğince genişti. Yolcu taşımacılığı tramvaylarla yapılıyor.
Başkentin içerisinde hiç hilafsız orta büyüklükte ormanlar dâhi vardı.
Çiçeklenmiş ve harikulade peyzaj çalışması yapılmış geniş parklarını sayamadım bile.
Çiçekleri ne çok sevdiklerini, pencerelerinin üzerinde rengârenk çeşitli saksılardan anlayabiliyorsunuz. Bütün dükkân önleri ve balkonlar, değişik türde çiçeklerle doldurulmuş.
Her taraf bakımlı, temiz ve son derece görkemliydi.
Bolca heykellerin serpiştirildiği bu başkentte insanlar ve motorlu taşıtlar, dikkatli ve kurallara uygun davranıyorlar.
Bazı bölgelerinde geniş düzlükleri olan Hırvatistan’da tarım çalışması oldukça yaygın.
Ülkenin sadece %12’si Sırp, geri kalanın tamamı Hırvat’lardan oluşuyor.
İnsanları güler yüzlü ve yardımseverler.
Hırvatistan’da ağırlıklı din olarak Hıristiyanlık yaygın.
Müslüman ise çok az (genel nüfusa oranları ancak %1).
Adriyatik’te sınırdaş olduğu Bosna Hersek’e, sadece 20 kilometrelik bir deniz çıkış yolu vermişler.
Geri kalan devasa dilimi de haksızca(!) kendilerine ayırmışlar.
Adriyatik denizine sınır olan Dalmaçya kıyılarında, 600 kadar küçük ada var ve bunların hepsi Hırvatistan’a ait.
Bu kıyılarda daha çok Akdeniz iklimi hüküm sürüyor. Bu yüzden yazlar oldukça sıcak ve kurak geçmekte. Bu coğrafi olanaklara sahip, temiz bir denize ve mükemmel manzaraya sahip bu kıyılara, dünyanın her yerinden bolca turist geliyor.
İç kesimlerde bulunan dağlık kesimlerde ise kışlar sert geçiyor.
Ekonomileri daha çok tarım, sanayi ve turizme dayanıyor.
Bu ülkede petrol bile çıkartıldığını gittiğimde öğrenmiştim.
Kendi adlarını verdikleri ilk kravatı, Hırvatların bulduğunu zaten biliyordum.
Unutmadan, bu ülkenin bayrağında ay ve yıldızın olduğu küçük bir bölüm var, herhalde bu durum, yüzyıllarca Osmanlı ile birlikte yaşamış olmasından kaynaklanıyor.
Ne olursa olsun, bilinçaltlarına yerleşmiş bu düşünceyi bayraklarına sembol olarak koymalarını görmek, doğrusu gururumu okşamıştı.
Tüm Balkanlarda olduğu gibi bu ülkede de derin bir Müslümanlık ve Osmanlılık gördüm.
Dile kolay, 500 yıla yakın bir beraberliğimiz söz konusuydu.
Camisiyle, köprüsüyle, insanıyla her karış toprağa ve havaya işlemiş bu izler, topyekûn uğraşılsa bile en az bir 500 yıl’da ancak silinebilir ki, bu da mümkün görülmüyor.
Osmanlılık, yemeklerinden adabı muaşeret kurallarına kadar tüm etnik ve farklı din sahiplerine sirayet etmiş.
Söz konusu ülkeler genelde Ortodoks olduğu için, gelişmiş olan diğer Avrupa ülkelerince fazla ciddiye alınmıyor.
Bu yüzden de Balkanlar, (Osmanlı çekildikten sonra) halen daha Avrupa’nın en fakirleri ve barışa en çok ihtiyaç duyan insanların diyarı olmuş.
Sonuç; bu topraklar yetim bir halde bekleşiyor.
Gerek Hıristiyan ve gerekse Müslüman olan bu insanların bir an önce Türkiye egemenliğine girmesi gerekiyor.
Bu kadim toprakların gerçek sahibine intikali vicdan gereğidir de.
Bu gerçekleştiği anda, tüm Dünya’ya daha fazla barış geleceğine asla kuşkum yok.

 

 

Yorum Bölümü