Portekiz

 

İstikametim, İspanya üzerinden karayoluyla Portekiz ülkesiydi.
Sevilla’dan (İspanya) sonra 5 saat süren bir yolculukla Başkent Lizbon’a ulaştım.
Ancak şehri görünce bir parça hayal kırıklığına uğradım.
İspanya üzerinden geçtiğim Portekiz ülkesini daha düne kadar Avrupa’dan zannediyordum.
Oysa kâğıt üzerinde evet, fakat görüntüde hak ettiği yerde olmayan bir Avrupa ülkesi izlenimi edindim.
Hatta daha ileri gidelim, Lizbon tipik bir Sovyet blok’u ülkelerini andırıyordu.
Evet, fazla haksızlık etmek istemem fakat ben verileri sunayım siz karar verin;
Aynı topraklara, aynı denize (okyanus) ve aynı meteorolojik şartlara sahip İspanya, Turizm adına dünyada bir numara olmuş (yılda 60 milyon turist!), oysa buralarda turistik alt yapı fazla gelişmemiş.
Tarım adına bir tarafında dağ taş zeytin ağaçları ve narenciye üretimi ile doluşmuş İspanya var, burada ise tek tük zeytin ve meyve ağaçları var. Bir tarafında imarıyla, alt ve üst yapısıyla mamur edilmiş Avrupa ülkeleri var, burada ise halen daha yapısal eksikliler sürüyor. Çoğu Avrupa ülkelerinde mimari yapılar son derece modern ve bakımlı iken, burada ise çoğu binalar eğreti duruyor. Bir ilave daha, Portekizliler az çalışıp çok dinlenen bir millet özelliğine de sahipler (öğle paydosları 2 saat, çalışma saatleri ise ortalama 6 saat).
Bunu bomboş fakat bir o kadarda verimli topraklarının çırılçıplak bekleyişlerinden anlayabiliyorum.
Oysa Vasco De Gama gibi kâşif atalara sahip Portekizliler, daha iyi durumda olmaları gerekirdi. Herhalde Kristof Kolomb, Amerika kıtasından altın ve gümüş taşırken, Vasco De Gama Hindistan’dan tuz, biber (baharat) taşıdığı için olsa gerekir.
Başkent Lizbon’da tarihi eser adına fazla bir şey yoktu. Yine de olanları anlatmalıyım.
Duayen kâşifleri Vasco De Gama dâhil, diğerlerinin de anısına büyükçe bir anıt yapılmış (kâşifler anıtı).
Birkaç metre ilerisinde denizcilerin uğurlandığı Belem Kulesi’ni gezdim.
Yine şehirde bulunan ünlü Jeronimos Manastırını da gezi listeme dâhil ettim.
Ama haksızlık etmeyeyim, oldukça yüksek olan sütunların hepsi mermerdendi. Bunu önemli kılan ise, o taşların dantel gibi işlenmiş olmasıydı.
Şehrin içerisinde 1837 yılından bu yana faaliyet gösteren bir pastane var. İçerisi tıklım tıklım müşteriyle doluydu.
Bu pastanenin özelliği, peynirden yapılan “Pasteis De Belem” tatlısını en iyi yapan yer olmasıydı.
“Tatmadan inanmam” dedim. Yarım saat sıra bekledikten sonra aldığım bu tatlıyı yedikten sonra bir yarım saat daha bekledim yine yedim. Harikaymış demeye gerek var mı? 
Atlantik okyanusuna en son nokta olan Rocca (Portekiz) burnuna gittim. Burası oldukça ilginçti. Çünkü denizle kara parçasının arasında 140 metre uçurum vardı ve oldukça korkutucuydu.
Atlantik okyanusu buradan daha bir heybetli görünüyordu doğrusu.
Bu kıyılarda dev dalgaların yalayıp dehlizler açtığı kayaları gördüm. Hırçın deniz, buraya her vuruşunda azametli bir ses çıkartıyordu. Eh, ben de o kadar yol gittikten sonra kendimi değilse bile ayaklarımı Atlantik Okyanusuna sokmalıydım ve bunu başardım.
Okyanusa girdim diyebilirim. Artık yemin etsem başım ağrımaz herhalde 
Portekiz’in bir özelliği de en büyük mantar üreticisi olmalarıdır. Çünkü coğrafyalarının %35’i ormanlıklardan oluşuyor. Bunun da %95’ini meşe ağaçları kaplıyor. Mantar da meşe ağaçlarından yapıldığı için (doğal olduğundan) dünyanın en büyük mantar kapağı üreticisi olmuşlar.
Diğer özelliği ise balıkçılığın çok yaygın olmasıdır. O kadar ki, kocaman balıklar içtiğimiz sudan daha ucuzlardı (üstelik pişmiş ve garnitür eklenmiş haliyle!).
Nüfusu 10 milyonun biraz üzerinde olan Portekiz 756-1031 arasında Endülüs hâkimiyetine girmiş.
Bu dönemde ülke oldukça zenginleşmiş ve gelişmiş.
Müslümanlar bölgeden ayrıldıktan sonra 15. yüzyılda özellikle Hindistan taraflarına doğru oldukça yayılma (sömürme) becerisi göstermişler.
O yıllardaki başarıyı ne yazık ki son yüzyıllarda gösterememişler.
Portekiz denince aklıma nedense hep “Portakal” gelirdi.
Meğer bu ülke adını; Portucallis’ten almış. (Port=Liman, Callis=Kale) anlamına gelirmiş.
Portekizliler daha çok Türklere benziyorlar (ne tesadüf ki yukarıda ki olumsuzluklar bizde de var sanki!) Boyu, rengi, davranışı… Bürokratları da fazla esnek değil, gümrüklerde sorun çıkmaması için oldukça dikkat etmiştim.