Bunları Biliyor musunuz?

Mehmet Akif ve Kalpak
Milli şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un Cumhuriyet’in ilk yıllarında Ankara’ya çağırıldığını ve orada halledilmesi gereken o kadar önemli mesele varken “kalpak ” meselesinin görüşülmesi üzerine iyice canı sıkılan Akif’in: “Ben de bu adamların başımın içine bakacaklarını sanmıştım. Ama onlar tepesine baktılar” diye hayıflandığını. . .(201)
Osmanlı’nın Adalet Şemsiyesi
Kurtuluş Savaşı’ndan önceki İstanbul’un işgal yılları sırasında, birçok yerli Rum’un taşkınlıklar yaparak Türk düşmanlığını körüklemesine mukabil, İstanbul’da yıllarca Osmanlı’nın adalet şemsiyesi altında huzur içinde hayat sürmüş hakperest bir Rum olan Alerko Mandacı’nın, elinde tesbihi, başında fesi ile dolaşıp:
“Ben bu fesin altında doğdum, bunun altında ölürüm!” diyerek soydaşı diğer Rumlara muhalefet edip onlarla yaka paça mücadele ettiğini. . .
Batıda Kilisenin Serveti
Bugün Avrupa’da kiliseye kayıtlı olan milyonlarca insanın maaş, ücret veya gelir vergilerinden bir bölümünün kiliseye aidat olarak kesildiğini. . .
Bu aidatların 1991 yılı toplamının sadece Almanya’daki karşılığının 15 milyar 700 milyon markı bulduğunu…
Ayrıca Almanya’da aynı yıl kiliseden kaydını sildirenlerin sayısının 300.000 kişiyi bulduğunu. (203)
Kadının Ruhu Var mı?
16. Yüzyıl Avrupa’sında, kadınların ruhlarının olup olmadığı ve Cennet’e gidip gidemeyecekleri meselesinin Hıristiyan çevrelerde durmadan tartışıldığını…
Yine o dönemde bir üniversite hocasının, kadınların insan türünden olmadıklarını ispat etmek üzere Latince tezler yazdığını ve o dönemin kraliyet fermanlarında, kadınların dövülme meselesi ile alakalı olarak:
“Dövme aletinin ucu keskin demir olmasın ve açılan yara da makul bir cezanın hudutlarını aşmış olmasın” diye hükümler yer aldığını… (204)
Zekanın Böylesi
Bediüzzaman Hazretleri’nin bir lütf-u İlahi olarak çok zeki bir yaratılışa sahip olduğunu…
Bir defasında ikibinbeşyüz alternatifli bir ihtimal hesabını iki saat zarfında zihninden hesap edip çözdüğünü…
Yine gençlik yıllarında giriştiği bir münazaradan sonra misafir kaldığı ev sahibine dert yanarak:
Acem Ağa, bu adamlar benimle münazaraya girişiyorlar. Vallahi azim ben, yerden ta asumana kadar, buğday taneleri birbirine binip eklenseler, kaç tane edeceğini zihnim de hemen bulabilir çıkartabilirim” dediğini…(206)
Osmanlı Saray Kadınları
Tarihi hadiselere önyargılı bakan birçok batılı yazarın, Osmanlı kadınlarının saray hayatını kendi hayat felsefelerine göre değerlendirip,”kafes edebiyatı” çerçevesinde senaryolaştırmasına mukabil, yıllarca İstanbul’da yaşayan “Muhteşem İstanbul” kitabının yazarı Gerard de Nerval’in Osmanlı saray kadınları hakkında :
“Saray kadınlarına gelince, bunların gerçekten birer âlim olduklarını söyleyebiliriz ve bu sözümüzde mübalağa yoktur. Çünkü saraya giren her kadın, tarih, edebiyat, müzik, resim ve coğrafya konularında çok ciddi bir eğitime tabi tutulur. Bu kadınların birçoğu, sanatkâr veya şairdirler diye yazdığını.
“Sol Kolumuzu Yiyip Sağ Kolumuzla Çarpışırız”
Lid kalesinin İspanyollar tarafından muhasara edilip kale içindeki şehirde açlığın baş göstermesi üzerine, başları sıkışan halkın. kale muhafızı Jan Vanderev’e müracaat ettiklerinde, kale muhafızının:
“Sizin elinizden ölmekle, düşman eliyle ölmek benim için aynıdır. Eğer benim etim sizi doyuracaksa, beni parçalayıp yiyiniz” cevabını verdiğini…
Jan Vanderev’in bu söz ile yüreklenen halkın sonuna kadar kaleyi muhafaza edip, İspanyolların teslim tekliflerine karşı
Erzakımız bitse bile sol kolumuzu keser yeriz ve düşmana karşı sağ kolumuzla mücadele ederiz” cevabını verdiklerini. . . “(207)
İdeal ve Menfaat
ABD eski başkanı George Bush’un, West Point Askeri Akademisi’nde son yaptığı konuşmada “ideal” ile “menfaat” arasındaki farkı vurgulayıp tam bir makyavelist batılı zihniyete yakışır şekilde:
“Her şiddet hadisesine karşı koymak durumunda değiliz… Bir milletin idealleri menfaatleriyle çatışma halinde olmamalıdır” diyerek maskesinin altındaki gerçek yüzünü gösterdiğini.
Batının Pis Parmağı
“Arap Birliği ” düşüncesinin, İngilizlerin, Osmanlı Devleti’ni parçalamak için kullandığı bir vasıta olduğunu ve böylece İngilizlerin Arapları, İslam ümmetinden ayırmayı hedeflediklerini…
Nitekim “Baas Arap Milliyetçiliği” fikrinin de bir Hıristiyan olan Misel Eflak tarafından ortaya atıldığını…
Yine Osmanlı’yı İslam âleminden koparmak için ortaya atılan “Pantürkizm” düşüncesinin fikir babasının da Vambery isimli bir Avrupalı olduğunu.
Mevlana ve Uğursuzluk
Halk arasında yaygın olan batıl inançların birinin de: Üzerinde dikiş dikilen kimsenin ağzına bir şey almamasının uğursuzluk getireceği ” olduğunu…
Mevlana’nın hanımı Kira Hatun’un, kocasının feracesini üzerinde olduğu halde dikerken içinden ‘Acaba Mevlana’da mübarek ağzına bir şey aldı mı?” diye geçirmesi üzerine, Büyük Veli’nin karısına dönerek ibretli bir şekilde: “Bunun ehemmiyeti yok, sen adamakıllı dik. İşte ben ağzıma, Kulhuv’allahü ahad (O Allah tekdir)’ lafzını aldım.’.dediğini.
Büyük Musibetin Haberi
Bediüzzaman Said Nursi Hazretlenin Van’daki Horhor medresesindeki talebelerine ders verdiği esnada bir karınca yuvasındaki karınca kolonisinin, ölülerini dışarı attıklarını görünce:Büyük bir musibet başımızda dolaşıyor. Nasıl ki bu karıncalar ölülerini dışarı atıyorlar, aynen öylede bu musibette de millet ölülerini dışarı atıp sahip olamayacak diyerek, cihan harbinin o müthiş musibetini keşfen haber verdiğini.
İstiklal Mahkemeleri
Birinci Büyük Millet Meclisinin unutulmaz imanlı hatibi, Erzurum mebusu Hüseyin Avni Ulaşın, Elazığ İstiklal Mahkemesinde yargılanıp hakkında beraat kararı verilmesi üzerine büyük bir celadetle yerinden fırlayarak: Bu mahkeme çok namuslu insanları asmıştır. Bizim namusumuzda bir eksiklik mi gördü ki, bizi asmadı diye haykırması üzerine, Elazığ İstiklal Mahkemesinin Hüseyin Avni Bey i ömür boyu sürgün cezasına mahkûm ettiğini.
Dört Kıtada Kerim Devlet
Osmanlı Cihan Devleti hakimiyetinin Orhan Gazi devrinde Asya’dan Avrupa ya…Yavuz Sultan Selim devrinde buralara ilave olarak Afrika kıtasına….İkinci Selim tarafından gerçekleştirilen Sumatra seferiyle de Okyanusya ya dayandığını…Bu suretle de Devlet i Aliyeyi Osmaniye’nin azamet devrinde dünyanın dört kıtasında boy gösterdiğini Biliyor muydunuz?
“Ben Bu Tefsiri Yazmazdım”
Cumhuriyet hükümetlerinin ilk Şer’iyye Vekili ‘Hülasa tül Beyan” isimli Kur’an tefsiri yazarı Konyalı Mehmed Vehbi Efendi’nin, Bediüzzaman Said Nursi’nin İhlas Risalesini okuduktan sonra, kendisine bu eseri veren Konyalı Hacı Sabri Halıcı’ya:
“Sabri Bey, Allah’a kasem ederim ki, sen bu eseri bana tefsirimi yazmadan evvel verseydin ben bu tefsiri yazmazdım ” dediğini. .
Paramparça Olan Kalp
Hayatını, memleket gençliğinin ebedi hayat prensiplerinin rehberliğinde yetiştirilmesine adamış büyük dava adamı rahmetli Zübeyr Gündüzalp’in, asılsız ithamlarla çıkarıldığı bir mahkemede:
“Teessür ve ızdırap karşısında kalpten bir parça kopsa idi, bir genç dinsiz olmuş’ haberi karşısında o kalbin atom zerratı adedince paramparça olması gerekirdi” diye haykırdığını.
Sünnetdaşlık
Osmanlı’nın çok güzel sünnet geleneklerinden birinin de varlıklı ailelerin, çocuklarını sünnet ettirecekleri zaman kendi çocuklarının sünnet düğününe fakir aile çocuklarını da davet ederek onları da sünnet ettirdiklerini…
Böylece sünnet edilen çocuklar arasında hayat boyu sürecek bir kardeşlik bağı(sünnetdaşlık) tesis etmiş olduklarını.
Bir Mandaya Değişilen Devlet
İstanbul’un batılı emperyalistlerce işgal edildiği yıllarda “manda” fikrinin hararetli bir şekilde tartışıldığı günlerin birinde, o devrin Zaman gazetesinin başyazarlığını yapmakta olan şair Yahya Kemal’in, kendi köşesinde bir arkadaşının ifadesiolan “Bu şehre girmek için Fatih Sultan Mehmed’in her topuna doksan manda koşmuştuk. Koca saltanatı bir mandaya değişeceğiz” diye yazması üzerine bu makalesinin sansüre uğrayarak köşesinin beyaz çıktığını.
“Onların Herşeyini Berbad Ettik”
Haçlı seferlerinin başarısızlıkla neticelenmesinden sonra batı sömürgeciliğinin İslam ülkelerine yerleştirmenin başka yollarını arayan kilisenin, geliştirdikleri Oryantalizm metotlarıyla yılarca sabırla çalışarak İslam alemini ne hale getirdiklerini, yine bir batılı olan Louis Massignon’un.
“Onların her şeyini berbat ettik felsefelerini, dinlerini berbat ettik. Şahsiyetlerinde büyük bir boşluk meydana getirdik. Artık anarşiye ve intihara hazır haldedirler. Ruhlarını kaybettiler” sözleriyle ifade ettiğini.
Bir Dinsizin Papaz Olan Oğlu
“Beşerin böyle dalaletleri var.
Putunu kendi yapar kendi tapar.
Diyen bir dönemin edebiyat dünyasının önemli simalarından biri, inançsız şair Tevfik Fikret’in (1867-l915): “Sen bize bol bol ışık kucakla getir diyerek elektrik mühendisi olmak üzere İngiltere’ye gönderdiği oğlu Haluk’un, dininden ve vatanından tamamen koptuğunu ve içindeki inanma ihtiyacından dolayı önce bir Hıristiyan, daha sonra da bir kilisede papaz olduğunu…
Yıllar sonra Amerika’da izini bulup kendisiyle görüşmek isteyen birine de:
Siz Türk veya Türkiyeli olabilirsiniz bu beni ilgilendirmez Ben Amerikalıyım Amerikan vatandaşıyım. Türkiye ile iyi-kötü bir ilişkim yoktur , diyebilecek kadar tefessüh ettiğini..
Nihat Sami Banarlı’nın bu hadise üzerine: “Fikret ailesinin talihsizliği galiba mendel kanununun tezahürüdür, Bu soya çekim’ kanunu, Fikret’in ruhuna belki hüsran duygusunun acısın! Tattırdı. Çünkü Fikret’in ailesi henüz Müslüman olmuş bir Rum ailesinin kızıydı ve bu ailenin tarihinde sağa veya sola doğru birtakım iman ve ideal değişimleri 0lmuştu.
Haluk’un Müslümanlıktan yedi asır eski bir dine geri dönmesi, belki de böyle bir kan mirasının tecellisidir” diyerek enteresan bir yorum getirdiğini… (219)

Tito’ dan Müthiş İtiraflar
Ömrünün elli yılını komünist ideoloji yolunda harcayarak bu davasında şöhreti yurt dışına taşmış bir insan olan Salih Gökkaya’nın, daha sonra İslam’la müşerref olarak Hakk’a rücü ettiğini.
Komünizm fırtınalarının bütün dünyayı kasıp kavurduğu bu günlerin birinde Salih Gökkaya’nın “Türkiye Komünist Talebe Teşkilatı Başkanı” sıfatıyla Yugoslavya Devlet Başkanı Mareşal Tito’nun şeref misafiri olarak Belgrad’a gittiğini…
Ömrünün son günlerini geçirmekte olan Tito’yu ziyaret ettiklerinde, hayatını komünizme adayan bu ihtiyar liderin büyük bir pişmanlık içinde:
“Yoldaş, ben ölüyorum artık… Ölümün ne derece korkunç bir şey olduğunu size anlatamam. Anlatsam bile sıhhatli ve genç olan sizler, bu yaşta bunu anlayamazsınız. Düşünün ölmek, yok olmak… Toprağa karışmak ve dönmemek üzere gidiş… İşte bu çıldırtıyor beni… Dostlarımızda sevdiklerimizden, unvan ve makamlardan ayrılmak… Dünyanın güzelliklerini bir daha görememek.. Ne korkunç bir şey anlamıyor musunuz?
Yoldaşlarım, sizlere açık bir kalple itirafta bulunmak istiyorum: Ben öldükten sonra, toprak olacaksam, diriliş, ceza veya mükâfat yoksa benim yaptığım mücadelenin değeri nedir? Söyleyin bana? Ha yoldaşlarımın kalbine gömülecekmişim veya unutulmayacakmışım veya alkışlanacakmışım neye yarar?
Ben mahvolduktan sonra, beni alkışlayanların takdir sesleri, kabirde vücudumu parçalayan yılan ve çıyanları insafa getirir mi? Söyleyin bu gidiş nereye? Bunun izahını Marks, Engels, Lenin yapamıyor.
İtiraf etmek zorundayım
Ben Allah’a, peygambere ve ahrete inanıyorum artık. Dinsizlik bir çare değil. Düşünün, şu kâinatın bir Yaratıcısı şu muhteşem sistemin bir kanun koyucusu olmalıdır… Bence ölüm de son olmamalıdır, mazlumca gidenlerle, zalimce ölenlerin bir hesaplaşma yeri olmalıdır. Hakkını almadan, cezasını görmeden gidiyorlar. Böyle keşmekeş olamaz Ben bunu vicdanen hissediyorum Öyle ki, milyonlarca suçsuz insanlara yaptığımız eza ve zulümler, şu anda boğazıma düğümlenmiş bir vaziyette Onların ahlarına kulak verecek bir merci olmalı… Yoksa insan teselliyi nereden bulacak? Bunların bir açıklaması olmalı Marks bu mevzuda halt işlemiş. Uyuşturmuş beynimizi
Nedense ölüm kapıya dayanmadan bunu idrak edemiyoruz Belki de göz kamaştırıcı makamlar buna engel oluyor. Ben bu inançtayım yoldaşlarım, sizler de ne derseniz deyin!” diyerek müthiş bir itirafta bulunduğunu.

“Asrın Müceddidinin Büyük Bir Talebesi Geçiyor”
Bediüzzaman Hazretleri’nin talebelerinden Albay Hulusi Bey’in tayininin Kars’a çıkması üzerine, bindiği tren Erzurum Alvar köyünün yakınlarından geçerken Şeyh Muhammed Lütfi Efendi’nin kerametkarane ayağa kalkıp: Asrın müceddidinin büyük bir talebesi geçiyor” deyip takdir ve ta’zimde bulunduğunu.

Çatırtı
Fransa İmparatoru III. Napolyon’un, o sırada Paris’te Osmanlı Büyükelçisi olarak bulunan Ahmet Vefik Paşa’ya:”Paşa, işitiyorum, Osmanlı Devleti çatırdıyor” demesi üzerine, Vefik Paşa’nın gayet vakur bir şekilde:
“İstanbul buraya uzaktır, ses duyulmaz… O duyduğunuz sizin imparatorluğunuzun çatırtısıdır” cevabını verdiğini.

Şarap İmalatçısı Elçilerimiz
Eski Dışişleri Bakanlığı sözcülerinden Vural Arıkan’ın Tahran Büyükelçiliği’nde diplomatlık yaparken, memleketimizin dış politikası ile alakalı meseleleri üzerinde oldukça faydalı (!) faaliyetlerde bulunduğunu,
Bu faydalı(!) faaliyetler arasında, içkinin yasak olduğu İran’da, dışarıdan iki kamyon. Üzüm getirterek büyükelçiliğin mahzeninde bizzat üzümlerin üzerinde tepinerek şarap imal etmenin de bulunduğunu.

İzmir’de Vahşet
15 Mayıs 1919 tarihinde, İngilizlerin kışkırtmalarıyla Ege bölgemizin incisi İzmir’i işgal eden Yunan askerlerinin Kordon boyu’nda genç-ihtiyar, çoluk-çocuk demeden yüzlerce insan vahşice katlettiklerini , . ,
Sahil kıyısındaki askeri gemilerde beklerken, olanları gören ve Türk düşmanlığı ile şartlandırılmış İngiliz askerlerinin dahi yapılan insanlık dışı vahşete tahammül edemeyerek gemide isyan alametleri göstermeleri üzerine, gemilerin denize açılmak mecburiyetinde kaldığını

Abdest Suyu
Otuzikinci şehit Osmanlı Padişahı Abdülaziz Han’ın çok dindar bir padişah olduğunu ve ömrü boyunca hiç namazını hiç terk etmediğini…
Fransa Kralı ve İngiltere Kraliçesi’nin daveti üzerine çıktığı Avrupa seyahatinde -Frenklere itimat etmeyerek abdest suyunu dahi beraberinde götürdüğünü.
Daha sonraları bazı menfaati zedelenenlerce, cinayet şebekesi kurdurularak hunharca öldürülüp hadiseye intihar süsü verildiğini… .
Abdülaziz’in vefatını öğrenen İstanbul halkının çok sevdikleri padişahları için “Babamız öldü!” çığlıklarıyla sokaklara döküldüklerini Biliyor muydunuz.?

İnönü ve Karabekir
Başvekil İsmet İnönü’nün, eski silah arkadaşlarından Kazım Karabekir Paşa’nın Erenköy’deki evini polis kuvveti ile bastırıp, Paşa’nın “İstiklal Harbinin Esasları” isimli hatıralarını gasbettiğini , . .
Bu hadise üzerine Cafer Tayyar Paşa ile dertleşen Kazım Karabekir’in teessürünü ifade ederek:
“Ah İsmet!.. Her türlü insanlık hissinden sıyrılacak kadar haris olacağına, biraz ileriyi görmek hassasına sahip olsaydın, ne olurdu?” dediğini.

Şapkanın Serencamı
Falih Rıfkı Atay’ın ifadeleri içinde: “Müslümanlar, Hıristiyanların iyisine ‘makul kefere’, kötüsüne ‘gâvur’, beterine şapkalı gâvur’ “denildiği bir dönemde, 25 Kasım 1925 tarihinde şapka inkılâbının yapıldığını ve bu inkılâba karşı geldikleri için 57 kişinin idam edildiğini.
.İngiliz araştırmacı yazar Paneth’in, “Turkey at the Gross roads “ın (Türkiye Yol Ayrımında) , , isimli kitabında o günler ile alakalı olarak:
“Avrupa şapka imalatçıları altın günler yaşadılar. Gemiler dolusu fötr panama, kasket,ne varsa İstanbul’a gönderildi. İtalyan Borsalino kardeşlerin şapka yüklü gemisi İstanbul limanında idi zaten. Şapkanın gündeme gelmesi ile birlikte, geminin yükü alelacele gümrükten geçirildi. Borsalino kardeşler bu işten büyük kar elde ettiler… İstanbul’da erkeklerin kafalarında kağıt şapkalar hatta kadın .. şapkaları bile vardı,.,” diye yazdığını…
Şapka almakta zorluk çeken memurlara hükümetin taksitle borç para verdiğini ve bu ilk devrim hareketini, yine devrimlerin savunucularından biri olan Halide Edip Adıvar’ın:
“Şapka kanunu, devrimlerin en beyhude ve en sathisidir, Bu kanuna sokaktaki adamın karşı çıkması, onu yapanlardan daha batılı bir davranıştır” diye tepki gösterdiğini,

Kaskete Hakaret
Mahkûm olarak Ankara’dan Denizli’ye sevkedilen Bediüzzaman Hazretleri’ne mahkeme celsesi devam ederken başına takması için bir kasket verdiklerinde, Üstad’ın kasketi alıp sandalyenin üzerine koyarak üzerine oturduğu… Bunun üzerine savcının..”Said Nursi şapkamıza hakaret ediyor” diye bağırması üzerine Bediüzzaman’ın: “Ben zayıfım bu sandalye de çok kurudur onun için altıma koydum” cevabını verdiğini .

Ciğercilik Mesleği
Ecdadımızda “ciğercilik ” diye bir mesleğinin bulunup. bu meslek erbabının, uzun bir sırığın ucuna taktıkları ciğerleri mahalle ve çarşılarda dolaştırdıklarını.,.
Yolda bu ciğerciye rastlayan hayırsever insanların ciğerleri satın alarak etraftaki aç kedi ve köpeklere dağıtıp sevap kazanmayı gaye edindiklerini.

Ürpertici ifadeler
Küfür ateşinin alevlerinin göklere yükseldiği bir asırda iman suyuyla onu söndürmeye koşan, büyük çile insanı Üstad Bediüzzaman Hazretleri’nin, bu meşakkatli iman hizmeti esnasında defaatle zulümlere maruz kalıp öldürülmek istenildiğini ve kendisine bu zulüm silahını kullananlara karşı:
“Dünyamızı, dinimiz uğrunda ve ahiretimize her vakit feda etmeye hazırız, Sizin zalimane ve vahşiyane hükmünüz altında bir iki sene zelilane geçecek hayatımızı, kudsi bir şehadeti kazanmak için feda etmek, bize ab-ı kevser hükmüne geçer, Fakat Kur’an-ı Hâkim’in feyzine ve işaratına istinaden, sizi titretmek için, size kat’i haber veriyorum ki Beni öldürdükten sonra yaşayamayacaksınız! Kahhar bir el ile cennetiniz ve mahbubunuz olan dünyadan tardedilip ebedi zulümata çabuk atılacaksınız!
Arkamdan pek çabuk sizin Nemrutlaşmış reisleriniz gebertilecek, yanıma gönderilecek. Ben de huzur-u İlahi’de yakalarını tutacağım, Adalet-i İlahiye, onları esfel-i safiline atmakla intikamımı alacağım!” diye seslendiğini..
Ve bu büyük Hak Eri’nin vefat ettiğinde geriye maddi varlık olarak sadece ve sadece bir cübbe, bir sarık, bir cep saati ve yirmi lira para bıraktığını.

İstiklal Mahkemelerinin Adaleti(!)
Cumhuriyet’in ilanından sonra ikinci defa kurulan ve 1925-1927 döneminde faaliyet gösteren İstiklal Mahkemeleri hakkında Araştırmacı Ergün Aybars’ ın:”Kararların temyizi yoktu. Mahkemeler kararlarını vicdanı kanaatlerine dayanarak verirlerdi, Kararın verilmesi için delile gerek yoktu dediğini…
Bu konu ile alakalı olarak mahkeme üyelerinden Lütfi Müfit Beyin Savcı Süreyya Bey’e:
“Bizim milli bir gayemiz var. O gayeye Varmak için ara sıra kanunun üstüne çıkarız. Diyerek ne kadar adilane(!) hükümler vererek yüzlerce insanın ölümüne imza koyduklarını.

HaIkın Hizmetinde Olan Devlet
Devletin, o ülke vatandaşının hizmetinde bir müessese olarak çalıştığı İngiltere’de en üst seviyedeki bir kamu görevlisinin dahi, en sade vatandaşa yazdığı bir yazıda. Veya dilekçesine verdiği cevapta: “Sadık Hizmetkarınız-your obedient servant diye imza attığını. . .

Amerikan Mandası
İsmet İnönü’nün, memleketimizin dört bir yandan düşman tarafından işgal edildiği günlerde kendisinin de Milli Mücadeleci olduğunu ilan etmesine karşılık gerçekte ise Milli Mücacdele’ye inanmayıp mandacılık taraftarı olduğunu…
27 Ağustos l9l9’da Kazım Karabekir Paşa’ya yazdığı mektupta:
“Bütün memleketi parçalanmadan ancak bir Amerikan mandasına tevdi etmek yaşayabilmek için yegâne ehven çare gibidir diye yazdığını.

Şark ve Garpta Temizlik Kültürü
Orta Çağ Fransa’sında saray ve tiyatrolarda bile umumi helaların bulunmadığı bir zamanda, su medeniyetinin başşehri İstanbul’da 1400’ün üzerinde umumi hela bulunduğunu . . .
Yine aynı dönem Avrupa’sında akan su ile temizlenmenin bilinmeyip bir kaba doldurulan su ile tekrar tekrar el yüz yıkandığını…
Buna karşılık Osmanlı şehirlerinin, her biri bir sanat şaheseri olan çeşmelerle donatılmış olduğunu.
Biliyor muydunuz?

Haysiyetli Bir Haykırış
İzmir Valisi İzzet Bey’in, Yunanlıların İzmir’i işgal etmesi ne karşı çıkılmamasını söylemesi üzerine il müftüsü Rahmetullah Efendi’nin:
Vali Bey! Bu sakalım kanımla kızarabilir ama bu alına, Yunan alçağını sükûnet ve tevekkülle selamlamış olmanın karasını sürerek huzur-u İlahiye çıkamam!” diyerek haysiyetli bir çıkış yaptığını.

Selahaddin Eyyübinin Serveti
Hayatı İla-yı kelimetullah adına hep at sırtında geçmiş Kudüs’ün Haçlıların elinde olmasından dolayı gülmeyi kendisine haram kılmış olan büyük İslam mücahidi Selahaddin Eyyübi’nin, vefat ettiği zaman yanında bulunan komutanlarda Mahmut Han’ın elinde tuttuğu kılıcı havaya kaldırıp “Ey Cemaat-i Müslimin! İşte hükümdarınızın bütün serveti bu kılıçtan ibarettir” diye haykırdığını.

Adüvvullah Cevdet
Dr. Abdullah Cevdet’in(1869/l932) (Adüvvullah Cevdet) çıkarmış olduğu dergilerindeki yazılarıyla hayatı boyunca İslami değerlere hücum ettiğini…
En büyük hedefinin, “halk arasında dinin nüfuzunu kırmak olduğunu söyleyen bu ateist adamın ölüp de” cenazesinin Ayasofya Camisi’ne getirildiğinde cemaatin cenaze namazın kılmadığını ve bunun üzerine cenazesinin götürülmek istendiğini… Cenaze arabası bulunmaması üzerine Fener Rum Patrik hanesi’nden bir cenaze arabası istenip haç işaretli bu cenaze arabasına konularak götürüldüğünü.
Misk ü Amber
Bediüzzaman Hazretleri’nin talebelerinden Zübeyr Gündzalp’in bir defasında bir Nur talebesi ile münakaşa ederken muhatabının nefsine mağlup olup, Zübeyr Gündüzalp’in yüzüne tükürdüğünü..
Bu menfi ve nahoş harekete o büyük insanın: “Elhamdülillah, Nur talebesinin tükürüğü misk ü amberdir” sözüyle mukabele ederek olgunluğunu gösterip ve muhatabına ders verdiğini.
Öl de Köye Dönme”
l. Cihan Harbi’nin bütün cephelerde devam ettiği, vatanı her tarafından barut ve kan kokusunun yayıldığı 1915 senesi sonbaharının serin ve yağışlı günlerinin birinde, ak saçlı beli bükülmüş, soluk benizli ihtiyar bir ananın Bilecik İstasyonundan “Söğüt’ün Akgünlü Köyünden Mehmed oğlu Hüseyin namlı tazecik oğlunu cepheye uğurladığını…
Uğurlarken de: “Hüseyinim yiğit oğlum benim! Dayın Şıpka’da, baban Dömeke’de, ağabeylerin Çanakkale’de şehit düştüler, Bak, son yongam sensin. Eğer minarede ezan sesi kesilecekse camilerin kandilleri sönecekse sütüm sana haram olsun. Öl de köye dönme!
Yolun Şıpka’ya uğrarsa dayının ruhuna bir fatiha okumayı unutma, Haydi oğul! Allah yolunu açık etsin ” diyerek bağrına basıp uğurladığını

Çok Şükür Sol Kolum Yerinde Duruyor”
Fransız ordusunun meşhur kumandanlarından General Guro’nun Çanakkale Savaşından sonra İstanbul’a gelip, karşılaştığı ilk Türk kumandanına, Çanakkale’de Türklerin gösterdiği destansı mücadelenin tesirinin bir ifadesi olarak:
“Sağ kolumu Çanakkale’de verdim ama bir Türk generalini selamlayabilmek için çok şükür sol kolum yerinde duruyor” diyerek hayranlığını ifade ettiğini.

Şark ve Garpta Hayat Felsefesi
Batıda her şeyin “ferdiyetçilik” üzerine bina edilip, her insanın yaptığı bir eserle övündüğünü ve hatta daha da ileri giderek onu propaganda vasıtası yaptığını…
Buna karşılık doğuda “toplumculuk” düşüncesinin yaygın olduğunu ve doğu toplumlarında kişinin eseriyle övünmesinin ayıp sayıldığını…
Bu felsefenin neticesi olarak, birinin güreşte rakibine galip gelmesi halinde bunu muhakkak “Allah’ın sayesinde ve büyüklerinin nasihatleriyle” olduğunu düşündüğünü Nefis bir hat şaheseri ortaya koyan bir hattatın, eserinin altına imzasını adeta utanarak: Allah günahlarını bağışlasın. Filanca”diye attığını..
18. yüzyılın büyük Tarihçilerinden Evliya Çelebi’nin, eserlerinde kendisini anması gerektiği zaman: “Fakiri Pürtaksir diyerek adeta tevazudan yerle bir olduğunu.

Şahit Ol Ya Rab!
Denizli hapishanesine götürülen Nur kafilesinin içinde bulunan, vücutça alil, sakat bir zatın, ellerinin Bediüzzaman Hazretleri ile birlikte kelepçelenip beraberce görülmesi üzerine. Fakir fakat izzetli, mazlum fakat celadetli insanın, ellerini gök yüzüne kaldırıp olanca gücü ile bağırarak: “Şahit ol Ya Rab! Şahid ol! Bu dünya hapishanesine beni Bediüzamanla götürüyorsun Huzuruna da böyle gitmek isterim” diye haykırdığını.

İhtisab Ağası
Bugünkü belediye başkanı karşılığı olarak, Osmanlı Devleti’nde de “İhtisab Ağası”nın bulunduğunu ve bu zatın bizzat çarşıları teftişe çıkıp en ufak bir uygunsuzluğa göz açtırmadığını..
Osmanlı’nın son dönem ihtisab ağalarından biri olan Hüseyin Bey’in, Edirnekapı civarında çıktığı teftişlerden birinde üzeri ağır yüklü vaziyette, bağlanmış bir merkebi görmesi üzerine, sahibini arattırıp onu bir kahvehanede kahve içerken bulduğunu ve hayvanı yüklü olarak bırakıp eziyet verdiğinden dolayı, çuvalları hayvandan indirtip adamın sırtına yükleterek bir müddet beklettiğini.

Geçmiş Zaman Olur ki
Eski Osmanlı kültüründe bir incelik örneği olarak, çarşıya inerken veya eve dönerken, büyüklere hürmet sadedinde bir yaşlı zatın yanından geçip gidilemediğini, ancak onun:”Geç oğlum ben yavaş yürüyorum. Deyip müsaade etmesinde sonra önünde geçilip gidilebildiğini.

Necip Fazıl ve Adnan Menderes
Büyük şair Necip Fazıl Kısakürek’in mecmua çıkarmak gayesi ile Ankara’da Adnan Menderes ile görüşmek istediğini ve uzun bürokratik engelleri aştıktan sonra sabaha karşı Başvekil Adnan Menderes ile görüştüğünde ona:
“Sizin başvekil olduğunuz bir ülkede, ben şu kadar eserin sahibi olarak, omzuma bir boyacı sandığı atarak Eminönü meydanında karnımı doyurmak için boyacılık yapsam bu sizin için bir şeref midir? , diye oldukça sitemli konuşması üzerine, merhum Menderes’in büyük bir inkisar içinde:
“Necip Fazıl Bey, ben her şeyi biliyorum….Fakat bilsen ne haldeyim Üstümde Celal Bayar altımda Medeni Berk:iki mason arasında, iki değirmentaşı arasındaki tane gibiyim Al şu parayı da git mecmuanı çıkart! Arada bir de bana çat ki onu Menderes besliyor demesinler! ” dediğini

Şefkatin Böylesi
18 yüzyılda Osmanlı ülkesine gelen Pere Jehammot isimli bir rahibin yazmış olduğu seyahatnamesi hayvan hakları ile alakalı olarak:
“Türkler, murdar saydıkları için hiçbir zaman evlerine sokmadıkları sokak köpeklerinin açlıktan sıkıntı çekmelerine yahut telef olmalarına meydan vermemek üzere her gün bu hayvanlara bir miktar et dağıtılması için vasiyetnamelerinde kasaplara bir miktar para tahsis ederler, diye yazdığını.

“Sen Çağımızın Peygamberisin(!)”
30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesi ile Anadolu’nun parçalanmasının söz konusu olduğu günlerde Amerika Cumhurbaşkanı Wilson’un: Türkler haritadan silinmelidir!” hezeyanını savunduğunu.
Wilson böyle söylerken gazeteci Yunus Nadi’nin bu adama gönderdiği mektupta Siz çağımızın peygamberisiniz” diyebildiğini

Lenin ve Emanete Hıyanet
Milli Mücadele yıllarında Buhara Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı ve Başbakanı Feyzullah Hoca’nın gayretleriyle halktan Türkiye’ye gönderilmek üzere 100milyon altın ruble toplandığını. . .
Bu paranın Türkiye’ye ulaştırılmak üzere Lenin’e teslim edildiğini, fakat Lenin’in bu paranın sadece 11 milyon altın rublelik bir kısmını Anadolu’ya gönderip kalanını gasbettiğini.

Havlayanlar ve Kuyruk Sallayanlar
Meşhur İrlandalı yazar Bernard Shaw’ın, devrinin bütün mevcut siyasi partililere kızıp onlar hakkında oldukça ağır bir şekilde:
“Bunlar arasında hiçbir fark yoktur, hepsi köpektir Yalnız şu var ki, muhalif olanlar havlar, muvafık olanlar da kuyruk sallar! Diye hakaret ettiğini.

Binlerce Aleme Açılan Kapılar
Muhtelif konularda 16 kitap yazmış bulunan bir İtalyan yazar tarihçi ve sosyologunun, önceleri Osmanlı aleyhinde birçok şeyler yazmasına karşılık, l983 yılında bir sempozyum vesilesi ile İstanbul’a geldiğinde, gördükleri karşısında hayretler içinde kalıp:
İstanbul’un sadece Eyüp semtinde bir çıkmaz sokağı ve Eyüp Camii’ni gezdim. Ne yazık ki bütün seyahatimi yarım saate sığdırmak mecburiyetindeyim. Ama Osmanlı’nın o çıkmaz sokağından belki binlerce âleme çıkan kapılar gördüm. “Şu anda muhayyilem allak bullak. Keşke İstanbul’un tamamını gezebilsem” Diye yazdığını. Biliyor muydunuz?