Sırbistan


Sırplar denince akla ilk iki şey gelir; 1- Birinci dünya savaşına neden olan ülke, 2- On binlerce insanın ölmesine ve yurtlarından edilmesine neden olan iç savaşın sorumluları!
BosnaHersek’te gezerken fakirlik ve yoksulluk görmüştüm.
Bu Ülkeden sonra yöneldiğim Sırbistan sınırını geçer geçmez, onların halinin daha da acıklı olduğu tüm çıplaklığıyla ortaya çıkıverdi.
Oysa Yugoslavya Federasyonunun başülkesi olan Sırbistan’ın böyle olacağı hiç aklıma gelmezdi.
Şehir merkezlerinde fazla hissedilmese bile, kırsal bölgelerde sefillik tüm çıplaklığıyla ortaya saçılmıştı.
Evlerinin önünde oturan veya sokaklarında gezen insanların moralsizliği, bedbin duruşu zoraki hareket edişlerinden belli oluyordu.
Arabalarının eski olması, evlerin bakımsızlığı, memurlarının bile bıkkınlığı dikkatimi çekmişti.
Sanki diğer uluslar tarafından tecrit edilmişlerdi ve bundan ötürü de usanç duydukları açıkça ortadaydı.
Dağlık Bosna Hersek’ten çıktıktan sonra, uçsuz bucaksız Sırbistan ovalarıyla karşılaştım. Buralarda buğday başta olmak üzere, her türlü tarım yapılıyordu.
Aslında en çok çekinerek girdiğim ülke Sırbistan oldu.
Osmanlılardan dolayı Türkleri sevmediklerini iyi biliyordum.
Buna rağmen gezmeyi göze aldım.
Fakat şunu da yazmalıyım ki, Sırplarla her karşılaşmamda ve diyalog kurmamda, asla böyle bir düşmanlık sezmedim.
Çünkü her konuda yardımcı olmuşlardı. Otoyollara girişlerdeki gişe memuru güler yüzle ve Türkçe; “komşu, hoş geldin” demeyi ihmal etmemişti.
Osmanlı egemenliğinde kesintisiz tam olarak 420 yıl kalan Sırbistan, imparatorluğumuzda bağımsızlık için ilk ayaklanan ülke unvanına sahiptir.
Onlar ayaklanmıştı fakat ilk Yunanistan bağımsız olmuştu ardından da onlar…
Karadağ, Sırbistan’dan ayrılmadan önce nüfusları 10.550’ydi. Şimdilerde biraz daha azlar. Kişi başı düşen milli gelirleri çok düşük düzeyde seyrediyor (2.400 $).
Başkent Belgrad’ın Yugoslavya’nın da başkenti olduğunu daha iyi anladım.
Her ne kadar son 20 yıldır bir çivi bile çakılmamış da olsa, o dönemlerden kalma ihtişamlı mimarileri olduğu gibi duruyordu.
Kendilerine bağlı diğer ülkeleri sömürdükleri de şehrin alt yapısının mükemmelliğinden anlaşılıyordu.
Şehrin her alanında Sovyet Rusya’nın izlerini görmek mümkün.
Zaten Ortodoks olan Sırplar, uzun zamanlardan bu yana hep Rusların himayesinde olmuştu.
Yine Ortodoks olan Rusların himayesinde on binlerce insan hunharca katledilmiş, yerlerinden ve yurtlarından kopartılmıştı.
Onları ancak Nato kuvvetlerinin eski başbakanlık binasını bombalamaya başlaması durdurmuştu.
Bombalanan bu binayı gezdim. Tam o sırada Sırp olduğu belli olan bir kadın geçiyordu ve ona; “bu bina Nato’nun bombaladığı bina mı?” diye sordum.
Verdiği cevaptan daha çok yüz ifadesi ilginçti.
Çünkü “evet” derken, tüm üzüntülü, nefretli, haksızlığa uğramış mazlum, bombalanmış birisiymiş gibi yüz ifadelerini takınmıştı.
İç savaşı kaybeden Sırplar olmuştu.
Çünkü bu savaş yüzünden denizle olan bağlantısı dâhi kesilmişti.
Bu yüzden de kullanım alanı kalmadığı için donanmasını satılığa çıkartmıştı.
Yine buranın başkent olduğu geniş ve devasa parklarından belli oluyordu.
Fakirlik olmasına rağmen her taraf yine de bakımlı ve temizdi.
Tarihlerini korumuşlar ve şehirlerini çarpık bir şekilde kurmamışlar.
Genel olarak tüm ülkede İslam eserleri neredeyse hiç kalmayacak kadar kıyımdan geçirilmiş.
Çünkü ilaçlık bir cami bile göremedim.
Gördüklerim de viran olmuşlardı.
Bu ülkenin %82’si Sırplardan oluşuyor.
Geri kalanlar ise sırasıyla; Macar, Boşnak ve Roman’lar.
Sırbistan mutfağında Türk izine rastlamak halen daha mümkün örneğin; Sarma (sarma), kebap (ćebap), güveç (đuveć), baklava (baklava), börek (burek) vb. gibi…
Tüm Balkanlarda olduğu gibi bu ülkede de derin bir Müslümanlık ve Osmanlılık gördüm.
Dile kolay, 500 yıla yakın bir beraberliğimiz söz konusuydu.
Camisiyle, köprüsüyle, insanıyla her karış toprağa ve havaya işlemiş bu izler, topyekûn uğraşılsa bile en az bir 500 yıl’da ancak silinebilir ki, bu da mümkün görülmüyor.
Osmanlılık, yemeklerinden adabı muaşeret kurallarına kadar tüm etnik ve farklı din sahiplerine sirayet etmiş.
Söz konusu ülkeler genelde Ortodoks olduğu için, gelişmiş olan diğer Avrupa ülkelerince fazla ciddiye alınmıyor.
Bu yüzden de Balkanlar, (Osmanlı çekildikten sonra) halen daha Avrupa’nın en fakirleri ve barışa en çok ihtiyaç duyan insanların diyarı olmuş.
Sonuç; bu topraklar yetim bir halde bekleşiyor.
Gerek Hıristiyan ve gerekse Müslüman olan bu insanların bir an önce Türkiye egemenliğine girmesi gerekiyor.
Bu kadim toprakların gerçek sahibine intikali vicdan gereğidir de.
Bu gerçekleştiği anda, tüm Dünya’ya daha fazla barış geleceğine asla kuşkum yok.

 

 

Yorum Bölümü