Polonya

Rotam, Prag (Çek Cumhuriyeti), oradan Wractav ardından ise, Hitler’in Yahudileri topladığı ünlü Auschwitz kampının yanından geçerek Polonya’nın ilk başkenti (Varşova, 1610 yılında başkent oldu!), şimdilerde ise en büyük ikinci kenti Krakow’a gideceğim.
Akşam vardığım bu tarihi şehrin hemen yakınında ormanların içinde güzel bir otelde kaldım.
Toprakla hem zeminde olan bu otel odası, fevkalâde geniş ve moderndi.
Ertesi günü dolaşmaya başladığım kent, bana büyüleyici gelmeye başlamıştı.
Karpat dağlarının eteğinde ve Vistül nehrinin her iki yanında olan Krakow, oldukça tarihi bir şehir.
Halen daha Polonya’nın en önemli ticari kentiymiş (20’ye yakın çok uluslu firmalar var). Yakın geçmişe kadar da kültürel, sanatsal ve bilim adına çok büyük katkılarda bulunmuşlar. Bunu, 1364’de kurulmuş olan Üniversitesinden de anlayabiliyoruz.
14’cü yüzyıl boyunca ekonominin ve siyasetin merkezi olmuş, bu yıllarda tüm Avrupa’nın (İngiltere dâhil) ticaret merkeziymiş.
Ünlü kumaş çarşısının da bulunduğu bu kentin ne kadar eski olduğu, Dünya Kültür Mirası listesinde olmasından da anlaşılıyordu.
Her Avrupa Ülkesi gibi burada da, bolca heykel, anıt, tak ve daha nice sanatsal eserler vardı.
Olduğu gibi korunmuş ve etrafı düzenliydi.
Çok fazla kamu binası vardı ve her birinin devasa büyüklüklerde olduğu gözden kaçamıyordu.
Buram buram komünizm kokan şehirde alt yapı adına hiçbir eksiklik yok.
Oysa bu kadar eski olan şehrin düzgün planlanması şaşılası bir durumdur (bizden biliyorum).
Şehir içi ulaşım oldukça kolay ve hızlı seyrediyor.
Şehirlerarası ulaşımda da oldukça gelişmiş durumdalar.
Sadece demiryolları 26.000 kilometreden fazla.
tüm Avrupa’nın en zengin kömür madenlerine sahip Polonya, hızla gelişmeye devam ediyor.
38 milyonluk Polonya halkının, geçmişte çok çile çektiklerini, Almanya ve Rusya işgallerinden anlayabiliyoruz.
Bu kısacık zaman içerisinde neredeyse 6 milyon Polonyalı can vermiş (üstelik o yıllarda nüfus bu kadar bile değildi!).
Komünist terbiyesinden geçtiği halde, şaşırtıcı bir şekilde dindarlık olağanüstü fazla.
Halkın %80’i düzenli olarak kiliseye gidiyor (ki bu Avrupa’nın hiçbir ülkesinde böyle değil!).
Osmanlı döneminde, Leh’ler dediğimiz Polonyalılar ile hep iyi geçinmişiz (Viyana kuşatması hariç!).
Şu an, onlarca yıldır varlığını sürdüren ve Polonyalıların da yaşadığı Polenezköy (İstanbul’da), bunun tipik bir örneğidir.
Avrupa birliğine girdikten sonra yollar vızır vızır motorlu taşıtlarla dolup taşıyor.
Ticari hareketliliğin tadını çıkartan Polonyalılar, iyi bir gelecek vaat ediyor.
Ülkenin Karpat’lar hariç tamamı düzlüktü.
Ortalama 300 metre rakıma sahip olan bu ülkenin ormanları da çok zengin (Ülkenin beşte biri ormanlıktan oluşuyor).
Uçsuz bucaksız steplerinde her türlü tarım yapılıyor.
Buralardaki karayollarında da, tıpkı diğer Sovyet blok’u ülkeleri gibi bolca ağaçlar vardı ve bu durum, araç sürüşüne hoşluk katıyordu.

 

 

Yorum Bölümü