Makedonya

Selanik üzerinden giriş yaptığım Makedonya toprakları aniden değişmişti.
Buraya kadar olan güzergâhta pırıl pırıl yollar, çiçeklendirilmiş refüjler ve modern yapılar vardı.
Oysa Makedonya sınırından sonra tam tersine ağır bir sefalet hüküm sürüyordu.
Vardar nehrinin geçtiği her iki taraftaki bereketli topraklar, bereket fışkırıyordu.
Hiç olmazsa sulama sistemlerini kurabilen Makedonlar, bu sayede neredeyse Avrupa’nın sebze ve meyvesini tedarik edecek kadar ürün yetiştirirmiş.
En çok ilgimi çeken de, devasa üzüm bağlarıydı.
Vardığımız Başkent Üsküp’te otel arıyordum.
Manav işleten bir delikanlıya sorduğumda, tezgâhını bırakıp otel göstermek için önümüze düştü.
Türkçe bilen bu genç adam hem Arnavut ve hem Müslüman’mış.
Bu güzel insan diğer Makedonlar gibi Türkleri severmiş.
O yüzden bir arkadaşına tezgâhını emanet etti ve iki gün boyunca bizi gezdirdi.
Üsküp’te bolca cami, hanlar, hamamlar, çarşılar ve daha nice Osmanlı eserleri vardı.
Hiç kasılmadan Müslüman ve Türk şehrinde dolaşıyor özgürlüğünü yaşadık.
Camilerin en büyük özelliği ise, hepsinin son derece bakımlı, temiz ve tamamının da çiçekler içerisinde bahçelerinin olmasıydı.
Başkent sokaklarında bolca ıhlamur ağacı vardı ve bu da şehre olağanüstü güzellikte hoş koku salıyordu.
Buram buram Osmanlı kokan çarşılarını dolaştıkça, ecdadımın ayak seslerini duymaya başlamıştım.
Türkiye’yi ve Türkleri o kadar çok seviyorlar ki, bir iş adamı Makedonya’da bir ihale alsa veya bir mülk edinse, bunu gururla anlatıyorlar.
Hidroelektrik üreten bir barajı gezdik. Derin bir kanyonda yapılan baraj gölü oldukça ürkütücüydü.
Şehrin en hâkim tepesine devasa bir haç kondurmuşlar.
Sırf Müslüman’lar karşısında kapılınmış olan bu komplekse, camilerimizin ilahi nezaketi karşılık veriyordu oysa.
Teleferikle çıktığım bu anıt çelikten yapılmış ve en az on katlı bina yüksekliğinde vardı.
Üsküp’ten çıktıktan sonra yol üzerlerinde bolca tekke ve zaviyelere rastladık.
Alaca cami adında bir yere gittim ki hepten mest oldum.
Çünkü burada aksakallı bir hoca, küçük çocuklara Kuran eğitimi veriyordu.
Osmanlı bakiyesi çocuklar cıvıl cıvıldı.
Camiyi yazmıyorum çünkü gördüğüm en sanatsal camiydi (Alaca camii).
Yine yol üzerinde Arabati tekkesine uğradım.
Balkanların ortasında halen daha devam eden bu tekke oldukça ilginçti.
Temsilcisi olan hoca efendi Bektaşi dervişlerindendi.
Etrafı surlarla kapalı olan mekânın içinde, Osmanlı döneminden kalma birçok tarihi miras vardı.
Türk kahvesi eşliğinde sohbetlerimizi koyulaştırdık ve en nihayetinde buradan da ayrıldık.
Ohri şehrine ulaştığımızda ise dedim burası kesin Türkiye’den bir yer.
Yine adı Ohri olan bir gölün kıyısında kurulmuş şehir, tipik bir Karadeniz kentini andırıyordu.
Ahşap ağırlıklı mimariyi izlemeye doyamadım. O kadar beğendim ki, programımda olmadığı halde burada bir gece kaldım.
Sadece kalesi için binlerce turist geldiğine de şahit oldum.
Göl olduğu için aynı zamanda yüzme ve tekne turları atmaya da çok müsait.
Turistler burayı bu yüzden de tercih edebiliyor.
Genel olarak ise halkının çok fakir olduğunu söyleyebilirim.
Bu ülkede etnik dağılım, %65 Makedon, %22 Müslüman Arnavut ve %4 Türk unsuru barındırıyor.
Dinî olarak ise %67 Ortodoks, %30 Müslüman inancı var.
Tüm Balkanlarda olduğu gibi bu ülkede de derin bir Müslümanlık ve Osmanlılık gördüm.
Dile kolay, 500 yıla yakın bir beraberliğimiz söz konusuydu.
Camisiyle, köprüsüyle, insanıyla her karış toprağa ve havaya işlemiş bu izler, topyekûn uğraşılsa bile en az bir 500 yıl’da ancak silinebilir ki, bu da mümkün görülmüyor.
Osmanlılık, yemeklerinden adabı muaşeret kurallarına kadar tüm etnik ve farklı din sahiplerine sirayet etmiş.
Söz konusu ülkeler genelde Ortodoks olduğu için, gelişmiş olan diğer Avrupa ülkelerince fazla ciddiye alınmıyor.
Bu yüzden de Balkanlar, (Osmanlı çekildikten sonra) halen daha Avrupa’nın en fakirleri ve barışa en çok ihtiyaç duyan insanların diyarı olmuş.
Sonuç; bu topraklar yetim bir halde bekleşiyor.
Gerek Hıristiyan ve gerekse Müslüman olan bu insanların bir an önce Türkiye egemenliğine girmesi gerekiyor.
Bu kadim toprakların gerçek sahibine intikali vicdan gereğidir de.
Bu gerçekleştiği anda, tüm Dünya’ya daha fazla barış geleceğine asla kuşkum yok.

 

 

Yorum Bölümü