Kosova


Arnavutluk’tan sonra yöneldiğim Kosova sınır kapısında görevliler bana, ev sahibiymişim gibi davrandılar.
Kolayca geçtiğim sınırdan fazla uzak olmayan Prizren’e kadar aracımı sürdüm.
Şehre girdim ve; “eyvah, yanlışlıkla Bursa’ya geldik galiba” diye bir şaka yollu bir yorum yaptım.
Hakikaten Avrupa’nın ortasında bir şehir bu kadar mı Bursa’ya benzer?
Ayrıca belirtmeliyim ki, tüm Balkanlarda hangi dükkâna veya otele gitsem hiç yabancılık çekmedim.
İnsanlar, onlardan biriymişim ve Türkiye’den gelen kıymetli bir konukmuşum gibi davrandılar. Prizren otelinde de aynısı oldu.
Kahvaltıdan sonra fazla büyük olmayan bu kenti dolaşmaya başladım.
O kadar çok cami var ki, sonuçta saymaktan vazgeçmek zorunda kaldım.
Ecdadın fethettiği zamanlarda diktiği çınar ağaçlarının etrafı kamyon kasası kadar yeri kaplıyordu.
Fatih Sultan Mehmet’in fethettiği Prizren şehrinde en güzel tarihi anıt, hiç kuşkusuz namazgâhtı. Fatih’in Cuma namazını kılmak için acelece yaptırmış olduğu bu anıtı ve meydanını, Ankara belediyesi restore ettirmiş.
Gerçi burada ve birçok balkan ülkesinin şehrinde Osmanlıya ait eserleri hep ya firmalarımız, ya belediyelerimiz ya da zengin insanlarımız yaptırıyor-onarıyor.
Bu da oralara sahip olduğumuzu gösterir en iyi durumdur.
Buradan Başkent Priştine’ye doğru yol aldım.
Giderken Murat Hüdâvendigâr’ın türbesini ziyaret ettim.
Yeniçeri ocağını da kuran padişah olan 1.Murad’ın savaştığı mohaç ovasını da görmüş oldum.
Gönüllü bir aile tarafından beklenen türbe ve yanında ki müze, son derece bakımlı ve yemyeşil bir bahçe içindeydi.
Duaları ettikten sonra buradan onu katleden Miloş’un (Milos Obilic) anıtına gittim.
Sırp olduğu belli olan görevliye; “Miloş anıtı burası mı” diye sorunca bana ters ters baktı ve; Milos Obilic diye cevap verdi. Miloş denmesi zorlarına gidiyor demekki.
Sırpların çekilmesinden ve ziyaretçilerinin azlığından olsa gerek, anıt viran olmuş, her tarafı yabani otlara karışmıştı.
Başkent Prizren’de de birçok Osmanlı eseri vardı. Şehir daha kalabalık ve biraz daha moderndi.
Kosovalılar şanlı insanlardan oluşuyor.
Çünkü hiç kimseden yardım almadan, Sırplara karşı cihat etmişler ve en nihayetinde de başarmışlar.
Şimdilerde ise birleşmiş milletler gücü altında idare ediliyor ki bu durum dünyada tek örnektir. Bu yüzden de ulusal askeri yok.
Bunun yerine nato kuvvetleri (50.000 kişilik çokuluslu bir ordu) faaliyet gösteriyor.
Çoğunluğu Arnavut olan Kosovalılar çok rahat Türkçe konuşuyorlar.
2 milyon nüfuslu bu ülkede önemli sayıda Türk de var (tüm Kosova’da 100 bin civarında).
Genel olarak tarım alanı bol görünüyorsa da, bunları işleyecek bilgi ve alt yapı yetersizliğinden hak ettikleri yere gelememişler.
Türkiye Türklerini önder olarak gören bu kardeşlerimizin televizyonlarında her daim Türkiye kanalları izleniyor.
Kosova, Osmanlının balkanlara girişini sağlayan önemli bir noktada bulunuyor.
Balkanlarda ilk fethedilen Kosovalılar tam 524 yıl Osmanlı egemenliği altında barış içinde yaşamış.
Belki de bu aidiyetten dolayıdır ki, İstanbul başta olmak üzere, Türkiye’nin her yerinden her gün otobüsler, uçaklar bu ülkeye sefer bağlıyorlar.
Ziyaretçi Türkler olağanüstü sayıdalar.
Sırp zulmünün verdiği sonuç olarak, insanları oldukça fakir kalmışlar.
Sırpların halen daha tanımadığı Kosova’da para birimi euro olarak tedavülde.
Yazları çok sıcak ve kışları ise çok soğuk olan bu coğrafyanın manzarası çok hoş görünüyordu.
Tüm Balkanlarda olduğu gibi bu ülkede de derin bir Müslümanlık ve Osmanlılık gördüm.
Dile kolay, 500 yıla yakın bir beraberliğimiz söz konusuydu.
Camisiyle, köprüsüyle, insanıyla her karış toprağa ve havaya işlemiş bu izler, topyekûn uğraşılsa bile en az bir 500 yıl’da ancak silinebilir ki, bu da mümkün görülmüyor.
Osmanlılık, yemeklerinden adabı muaşeret kurallarına kadar tüm etnik ve farklı din sahiplerine sirayet etmiş.
Bu yüzden de Balkanlar, (Osmanlı çekildikten sonra) halen daha Avrupa’nın en fakirleri ve barışa en çok ihtiyaç duyan insanların diyarı olmuş.
Sonuç; bu topraklar yetim bir halde bekleşiyor.
Gerek Hıristiyan ve gerekse Müslüman olan bu insanların bir an önce Türkiye egemenliğine girmesi gerekiyor.
Bu kadim toprakların gerçek sahibine intikali vicdan gereğidir de.
Bu gerçekleştiği anda, tüm Dünya’ya daha fazla barış geleceğine asla kuşkum yok.

 

Yorum Bölümü