Çeçenistan

 

ÇEÇENİSTAN

Şehy Şamil’in ve ardından yeni kuşak olan Cevher Dudayev’in destan yazdığı Çeçenistan’a gidiyorum.

Rotam; Ünye, Tiflis (Gürcistan), Vladikavkaz (Kuzey Osetya) ve oradan da Grozni olacak.
Kafkas dağlarına kadar sorun beklemediğim yolculuğum oldukça keyifli geçti.
Ta ki, Kafkas dağları önüme set çekinceye kadar…
Aslında Kafkaslara ayrıca bir fasıl açmak gerekiyor. Zira bu muhteşem dağlar en az Himalayalar kadar azametli ve bir o kadar Allah’ın yarattığı mucizelerden birisi olarak muhteşem görünüyordu.
Güllük gülistanlık geçen yolculuktan sonra bu dağlara tırmanmaya başladım ve yağmur, sis ve handiyse kar dâhi yağıyor gibi bir durum hasıl oldu.
Oldukça soğuk ve fakat bir o kadar da muhteşem manzara eşliğinde yol alıyordum.
Oldukça yavaş geçtim çünkü o kadar dik ve sarp yolları var ki, 10-20 kilometre hızı aşmanız mümkün değil.
Zira bu dağlar boydan boya (Karadeniz’den, Hazar Denizine kadar) 1300 kilometre ve zirveleri de 2000 metrenin altına hiç düşmüyor.
Haziran ayının sonunda olduğum halde yer yer kar yığınlarıyla doluydu ve tüm heybetiyle bana selam veriyordu.
Onlardan eriyen sular çağlayan olup kıvrım kıvrım vadilere koşuşturup duruyorlardı.
Binbir türlü ağaçların yanında, uçsuz bucaksız meralarda binlerce koyun ve keçi otluyordu.
Hiç bitmesin istediğim tırmanış Rusya sınırına doğru alçalmaya başladı.
Sert ve haşin Rus görevlilerin beklediği gümrük kapısında 6 saat beklediğimi hiç unutmuyorum.
Oysa bu bekleyiş yoğunluktan çok, iş bilmezliklerden ve evrak çokluğundan ileri geliyordu ve ben bu saçmalığa bir türlü anlam veremiyordum.
Çünkü bir evrakı birkaç memur işleme alıyor ve saçma sapan kâğıtlar doldurtuyor.
Oysa aynı şeyi bir memur yapsa hiçbir sorun kalmıyor. Tek fark kaşe isminde oluşuyor.
Dünyanın neresine giderseniz gidin, Rus gümrükleri kadar beklenen-bekletilen bir yer daha bulamazsınız.
En nihayet Kuzey Osetya özerk cumhuriyetinin başkenti Vladikavkaz’a varabildim.
Şehir içlerinde tüm yolları yemyeşil ağaçlarla bezenmişti ve alt yapı oldukça mükemmeldi.
Onlarca yıllık troyleybuslar halen daha faaliyettelerdi.
Tabelaları ve haritaları tamamen Rus alfabesinde olduğu için gideceğim yolu bulmam mümkün olamıyordu.
O yüzden bir polis aracına yaklaşarak; “Grozni” dedim. Polis Müslüman olsa gerek, gülümseyerek beni izle dedi. Resmi ararcıyla bana eskortluk yaparak şehir dışına kadar çıkarttı ve eliyle gideceğim yolu işaret etti.
Bir paket fındık vererek teşekkürümü ilettiğim polisten ayrılarak rotamı Grozni’ye çevirdim.
Kafkaslar bittikten sonra uçsuz bucaksız stepler (ovalar) başladı. Tek şeritli de olsa düzgün yollarda en çok ilgimi çeken her 500 metrede bir polis-asker kontrolünün olmasıydı.
Buraların sorunlu bölgeler olduğunu elbette biliyordum ve elbette ben Kuzey Osetya, Çeçenistan ve Dağistan rotasını bu yol üzerinde yapacaktım ama yine de bu kadar sık kontrol can sıkıcıydı doğrusu.
En nihayet Grozni’ye ulaşmıştım.
Vakit oldukça ilerlemişti. Tabelalarda “Otel” yazısı bulamadığım için (başka türlü yazıyordu (Kiril) ve ben o alfabeyi bilmiyordum).
Sakallı ve genç birisi telefonla konuşuyordu ve ona yaklaşarak otel sordum. Ayrıca Türkiye’den geldiğimi ve Müslüman olduğumu da ifade ettim. Az biraz İngilizce biliyordu ve beni anlayabildi.
Önce benim arabamla dolaştık sonra kendi arabasıyla fellik fellik otel aradık.
Yok! İki adet bulduk bu kez de ne dolar ne de kredi kartı kabul etmiyorlardı. Bunu anlamak çok zordu. Çünkü doların geçmediği bir yere ilk defa geliyordum!
Bize yardımcı olan delikanlıya dedim ki, arabamda yatacağım, sen artık git. O bana; “sen ta Türkiye’den gelmişsin, seni sokakta bırakamam! Bize gideceğiz! Kabul etmedim.
O zaman cebinden ruble çıkarttı ve yaklaşık yüz dolar para verdi (ben de ona 100 doları verdim).
O halde otele gidebildim ve yattım.
Ertesi günü işportacıların ellerinde her türlü yabancı parayı Ruble’ye çevirdiğini sevinerek gördüm ve biraz para bozdurdum.
Artık şehri dolaşmaya başlayabilirdim.
İlk ilgimi çeken 4’er minareli camileri oldu. Aynı şekilde inşası devam eden birçok cami daha vardı.
O kadar güzel mimari tarzda yapılmışlar ki, Türkiye’de ve daha birçok Müslüman ülkede bu türden cami görememiştim. Keşke, bizimkiler de düz kontak yaptıkları cami yerine bu türden eserler ortaya koysalar diye iç geçirdim. Okunan ezanlar bizimkilerin çoğu gibi bas’ı yüksek ve kulak çırmalayıcı değildi.
Arabistan tadında okunan ezanlar bitinceye kadar kendini dinletiyordu. (Yine keşke buralardan müezzin ithal etsek diye düşünmeye devam ettim…)
Oldukça geniş caddelere sahip şehrin her tarafı pırıl pırıldı. Temizlik işlerini çoğu Sovyet bloku ülkelerinde olduğu gibi burada da kadınlar yapıyordu. İnsanların çoğu sakallı, kadınların çoğu da başörtülüydü.
Namaz vakitlerinde insanlar koşturarak camileri dolduruyordu.
En çok ilgimi çeken ise, birçoğunun belinde tabanca vardı. Üstelik bu görüntü gömlek altında falan değil, bizzat sivil kıyafetlerinin dışında ve beline takılan kılıfta duruyordu. Bunlar sivil polis mi diye sorduğum da; “hayır, normal vatandaş, burada dileyen ruhsatlı silaha sahip olur ve bu şekilde gezdirebilirler” cevabını almıştım.
Her an savaşa hazır bir tavır gördüm.
Şehrin her tarafında ve hatta neredeyse her döner kavşakta bir polis ekibi vardı. Herhalde insanlar ikiye ayrılıyordu; çalışanlar-çalışmayanlar. Çalışanlar da bir’e ayrılıyordu; sadece polisler’di.
Rusları hiç sevmedikleri her hallerinden belli oluyordu ve bunu sohbetlerde sıkça dile getiriyorlardı.
Sanırım bu kadar iç güvenlik görevlisi bunun yüzden fazlaydı.
Allah korusun her şey bir kıvılcıma bakıyor, her an yine savaş başlayabilirmiş gibi bir intiba edindim.
Ülkemizde ki tam bağımsızlık ve yarınlara güvenle bakmayı bizlere nasip eden Allah’a şükrettim.
Buradaki kardeşlerime de sabır ve özgürlük diledim.
Halen daha özerk bir cumhuriyet olan Çeçenistan’a tam bağımsız bir devlet olmak çok yakışırmış doğrusu.

 

Yorum Bölümü